Anasayfa / Genel / Ya silahlarımız susacak ya da onlar yaşayacak!

Ya silahlarımız susacak ya da onlar yaşayacak!

Partizan Şehit ve Tutsak Ailleri (PŞTA) Ocak 2019 Bülteni’nde yayınlan yazıyı olduğu gibi yayınlıyoruz.

 

“Ya silahlarımız susacak ya da onlar yaşayacak”

(Makarenko)

 “Her insan birgün nasıl olsa ölecektir, ama bütün ölüler aynı anlamı taşımazlar. Eski bir Çin yazarı Sema Tsien, şöyle diyordu: ‘kuşkusuz, insanlar ölümlü varlıklardır; ama onlardan bazılarının ölümü Tay Dağı’ndan da büyük ağırlık taşımaktadır, bazılarınınki ise tüyden hafiftir.’ halkın uğruna ölmek, Tay Dağı’ndan daha büyük bir ağırlık taşır, ama faşistlerin hizmetinde kendini harcayanların, sömürücülerin, zalimlerin, uğrunda ölenlerin bir tüy kadar bile ağırlıkları yoktur.” (ihtilalin özü, s. 111-112, Mao)

İçinden geçtiğimiz süreç “o kusursuz vazgeçiş”i başarabilmiş, halkı uğruna fedakarlıkta tereddütsüz, yoldaşlarımızın destansı direnişlerine sahne olmuştur. Ölümsüzleşenlerimiz, en soylu duygularla dolup taşan yüreklerini, acılara teslim etmemiş, sınıf mücadelesi içinde derin sorumluluk duygularıyla üzerlerine düşeni yapmış, öğretmenlerimiz olarak toprağa düşerken de öğretmişlerdir.

Bilinçlerinde “beni” silip halkına, partisine, yoldaşlarına karşı bağlılıkla yüreklerini doduran şehitlerimizin yaşamlarından öğreneceğimiz çok şey vardır muhakkak. Kafamızdaki “neden savaşmak zorundayız?“, ya da “ne uğruna ölümü göze almalıyız?“ gibi sorulara-çelişkilere, onların yaşamlarından cevaplar bulabiliriz.

Analarımız, babalarımız, en yakınlarımız şefkatle yiğit yoldaşlarımızın ardından yaşadıkları üzüntüyü dile getirirken çoğu zaman, “bunca kayıp, bunca yenilgi, bunca ölüm neden?“ diye feryat eder, ah çeker, üzüntü ve acıya boğulur. “Keşke“lerle, “ama“larla vurgulu cümleler kurar ya da “bu gençler boşuna ölüyor”, “yazık bu gencecik fidanlara” diyerek acıma duygusu bütün herşeyin önüne geçer.

Bu duygu ve düşüncelerin sadece şehitlerimizin ailelerinde ya da ezilen geniş halk yığınlarında olmadığını; yer yer saflarımızda da dile bu şekilde dökülmese bile zihinlerde bir anlayış olarak var olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü şehitlerimizin ardından hissettiğimiz acı ve öfke karmaşası içinde öncelikle bu acının yaşanmamasına ilişkin duygular dökülür dilimize. Acının ağırlığıyla kimi zaman öfkemizi nereye yönlendireceğimizi bilemeyiz. İşte yoldaşlarımızın ölümüne ilişkin Mao yoldaşın yaptığı “Tay Dağı’ndan daha büyük ağırlık“ tespiti, söylemi -bu acılara hacmini, boyutunu veren ağırlık- onların niçin yaşadıklarında ve niçin öldüklerinde gizlidir.

Savaşın nedenlerini doğru kavramadığımız sürece savaşın zorunluluğunun, kaçınılmazlığının, bilimselliğinin bilincine varamayız. Ölümsüzleşenlerimizin ardından duyduğumuz acıyı öfkeye, isyana sınıf düşmanlarımıza karşı kine dönüştüremeyiz. Ve bunu bilince çıkarmadığımız sürece Onların can bedeli yarattığı mücadeleye tereddütsüz atılamayız.

Savaş zorunludur!

Nihayetinde savaş da, barış da sadece zorunlu bir sonuçtur. Ve bu, niyetlerden bağımsız toplumsal yaşamın dayattığı koşulllar içerisinde sürüp gitmektedir. Bu savaşın nedenlerini doğrudan biz yaratmadık. Ancak bu savaşı da nedenlerini de sadece bizler ortadan kaldırabiliriz. İçerisinde yaşadığımız toplumsal düzeni anlamak, bu düzeni oluşturan tarafları (ezen ve ezilen sınıfları) tanımak, toplumsal işleyişi tahlil etmek, sınıf savaşımının nedenlerini kavramamız için başat bir role sahiptir. “Özel mülkiyetin ve sınıfların görünmesiyle ortaya çıkan savaş; sınıflar, uluslar, devletler ya da siyasal bloklar arasındaki çelişkileri çözme mücadelesinin en yüksek şeklidir.” Sömürücü sınıfların tek gayeleri “kar, daha fazla kar“dır. Marks kapitalistlerin genel karekterini “kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” diye tanımlamıştır. Böylesi bir niteliğe sahip olan bu düzen, sistemetik zulüm üretmektedir ve zulüm de kendi karşıtını üretmiştir. En temel kavga şiarımız olan “nerede bir zulüm varsa orada direniş ve mücadele vardır” sözü, savaşın zorunluluğunu göstermesi açısından önemlidir.

 

Bunca acı ve zulmü, baskı ve saldırıyı, katliam ve kıyımı, sömürü ve yıkımı, bu düzenin kendisi yaratmaktadır. İçinde binlerce, on binlerce hatta milyonlarca halk evladının toprağa düştüğü bu savaşın nedeni bu düzenin kendisidir. Adı kapitalist-emperyalist olan bu düzen, yıkılıp halkın ve proletaryanın iktidarı kurularak sosyalizme ve komünizme kesintisiz geçiş sağlanarak sınıfsız, sınırsız bir dünya kurulmadan bu savaşın sonlanması olanaksızdır.

Sorun halka rağmen, halka karşı yürütülen bu savaşta hangi tarafta saf tutacağımızdır. Bu savaşta ölümsüzleşenlerimiz, ezene karşı ezilenin yanında saf tutmuştur. Ve bu saflaşmada bilinçsiz bir taraflaşmayı reddetmiş, bilinçli bir taraf olarak işçi ve emekçilerin ezilen her ulus, cinsiyet, inanç kesimlerinden halkın bu savaşımda yerini alması için öncü görevini üstlenerek toprağa düşmüşlerdir. “Savaş ancak savaşla ortadan kaldırılabilir.” Savaşı bitirmenin tek yolu halkın haklı kavgasına atılmak ve zaferle taçlandırmaktır. “Artık bir daha süngü olmasın“ diyorsak süngüyü elimize almak zorundayız. Şehitlerimizin yaptığı da budur. İnsanın insan üzerindeki sömürüsüne dayanan bu düzen var oldukça bu savaşta Onların izini takip edeceğiz.

Reformizm hiçbir yaraya merhem olamaz!

Uzun yıllardır sınıflar arası çelişkileri gidermek için burjuva ve küçük-burjuva liberaller eliyle Marksizm adına ara formülller üretilmiş, çok çeşitli ama özü aynı fikirler türemiştir. Tarihin şahitliğinde bir kere daha sahnede yerini almış olan bu fikirler, halkın umudunu sisteme bağlamaya çalışan kendi “çözüm” yollarını tek çareymiş gibi sunmaktadırlar. Bu düşüncelerin özü; “kapitalist-emperyalist sistem içerisinde düzeltmeler/düzenlemeler yaparak savaşsız da yaşanılabileceği, belli reformlar yaparak sömürüye dayalı bu düzenin sürdürülmesi gerektiği”dir. Bu anlayışa katkı sunan düşünce, akım, hareket vd. tarihteki tüm gerici fikirler gibi kaçınılmaz sonları olan tarihin çöplüğüne gömüleceklerdir. Bu bağlamda üzerimize düşeni yapma zorunluluğumuzun bilincinde hareket edeceğiz. Diğer yandan ezilenlerin, ezenlere karşı verdiği savaş ve bu savaşın tarihsel olarak geldiği aşama ve biçim, bu fikirlerin silinip atılmasını sağlayacak düzeyde değildir. Bu çelişki keskinleştiği ölçüde sınıf savaşımı yükselecek, yükseldiği ölçüde bu fikirlerle mücadelemiz de pratikte ivmelenecektir. Biliyoruz ki bu fikirlerin halkın bilincinden silinip atılması kolay olmayacaktır. Sınıf savaşımını hayali bir idea olarak kavrayan, savaşmaktan korkan, sınıf uzlaşmacılığına dayanan, bu sebeple de sürekli kestirme yollar arayan bu anlayış, halkın bağrında kök salamaz, başarıya ulaşamaz. Şehitlerimizin uğruna düştükleri mücadelenin ideolojik yönünü bu bağlamda kavramamız ve tarihsel rolünü bilince çıkarmamız bugünün temel ihtiyacıdır. Bu durum, doğrudan devrimin sorunlarına yanıt olmakla, devrimin ihtiyaçlarına göre şekillenmekle ilgilidir.

İdeolojik çizgiye yapılan vurgularda, devrimci hareketlerde genel olarak ilk refleks, ayrıştığımız noktaların vurgulanmaması, moda deyimle “bizi birleştiren değerleri gölgelemeyelim, öne çıkaralım” şeklindedir. Devrimci olanla reformist olan arasındaki farkın silikleşmesine neden olabilecek bu gibi yaklaşımlarla sıkça karşılaşırız. Bu ideolojik farklılıklara vurgu yapmamızın nedeni; ölümsüzleşen yoldaşlarımızın, uğruna ömürlerini verdikleri mücadeleyi anlamanın, yaşamlarından öğrenmenin, izlerini takip etmenin, başlı başına sadece savaşmakla açıklanamayacak derinliğe sahip olmasıdır. Bu doğrudan mücadelenin özümsenmesine bağlıdır. Derinliğe inmek, savaşı zaferle taçlandırmamızın en temel koşuludur. Yoldaşlarımızın yaşamlarına ve şehadetlerine anlamını veren Tay Dağı ağırlığındaki bu kaybın ana özü; ideolojik politik çizgidedir. Aynı zamanda kavramamızın zorunlu olduğu şifre, burada gizlidir. Ve bu şifre, devrimci mücadelede olmamız gereken yeri kavrama açısından önemlidir.

Alçak gönüllülükleriyle halka karşı sorumlulukta hiç bir fedakarlıktan kaçınmamak, tüm bu erdemli duygularla düşman karşısında eğilmemek, bütün devrimcilerin doğal sorumluluğudur. Ve partinin silahlarını toprağa gömüp yurt dışına kaçanların “savaş, mücadele” söylemleriyle halk üzerinde manipülasyon yarattığı bir süreçte bu, çok daha öne çıkmaktadır. Düşman karşısında teslimiyeti değil direnişi seçerek silahının son mermisine kadar partiyi, halkı, yoldaşlarını koruyan şehitlerimiz, sağ tasfiyeci hizbin ayrışmasıyla sonuçlanan bu dönemde ideolojik mücadelede sözün bittiği yeri göstermiştir.

Onlar yaşamlarıyla kendi sözlerini söylemişlerdir. Bu direniş ve mücadele çizgisini halkın en küçük hücrelerine kadar indirme sorumluluğu ise bizim omuzlarımızdadır.

 Devrimcilik ve yoldaşlık, kendinden vazgeçebilmektir!

Ölümsüzlük mertebesine ulaşmış, tarihe yaşamıyla not düşmüş yoldaşlarımız, halk savaşını en yüksek düzeyde kavramış, o kusursuz vazgeçişi başarmışlardır. Oysa çevremizi sarmalayan yığınla şeyden vazgeçmek o kadar da kolay değildir. Bazı alışkanlıklarımızdan dahi vazgeçmek istemeyiz. Devrimcileşmek için değişmek gerektiğini bilsek de değişmemek için ayak diretip dururuz. Anadan, yardan, okuldan, evlattan, paradan, mülkten, sokaktan, kafeden, bazen gökyüzünden, bazen de yeryüzünden vazgeçmek ne büyük bir erdemdir oysa.

Tarihte en soylu değerleri soysuz bağımlılıklarından vazgeçenler başarmışlardır. Ne kadar yüksek düzeyde vazgeçebilirsek o düzeyde de yoldaşlaşabiliriz. Unutmayalım ki vazgeçemediklerimiz bizi sisteme bağlayan zincirlerimizdir. Bu zincirleri parçalamak zorundayız. Kendimizden vazgeçtiğimiz oranda devrimcileşiriz. Devrimcileşme bir seferde olunacak bir şey değildir. Bireyci yanlarımıza vurdukça, daha çok yoldaşlaşır, daha çok devrimcileşiriz. Devrimcileştiğimiz oranda ideolojik olarak güçleniriz. Bu mücadele içinde her türlü bedeli göze alıp ölümü de yiğitçe karşılayan şehitlerimiz, kendinden vazgeçmenin, fedakarlığın en somut örnekleridir. Şehitlerimiz bu gücü nereden almıştır? Hiç kimse hatasız değildir. Onlar da bu mücadele içinde hatalar yapmış, yetmezlikler yaşamıştır. Ancak önemli olan açıklık, samimiyet ve dürüstlükle hatalarına yaklaşmaları ve onlarla mücadele etmeleridir onları devrimcileştiren.

Savaş, “mış” gibi olan hiç bir olguyu kaldırmaz, yarattığı rüzgarda, yapıyormuş gibi yapanların hepsini toza dumana katıp, savurup atar. Bu rüzgara kapılanlar, çoğu zaman tekrar ayağa kalkacak fırsatı da bulamazlar. Savaş acımasızdır. Tetik tereddüt kabul etmez. Bu yüzden netlik, kararlılık devrimciliğin olmazsa olmazlarındandır.

Şehitlerimiz nasıl oluyor da ölümü böyle yiğitçe karşılayabiliyor?

Şehit yoldaşlarımızın kendinden vazgeçmesini, ölümü yenmelerini sağlayan temel özelliklerin başında emekçilikleri gelmektedir. “Emek, yaşamak için zorunlu bir araç olmaktan çıkıp, yaşamsal bir amaç olduğu zaman komünizm gerçekleşecek“ diyor Marks. Bir devrimci için de emek yaşamsal bir amaçtır. Şehitlerimiz, herhangi bir koşul, sınır tanımadan “tüm hünerini, tüm gücünü“ kavgaya vermiştir. Devrim için gerekli olduğuna inandığında yorulmak bilmeden çalışmış, sızlanmamış, karşılık, övgü beklememiştir. Çoğumuz şahittir ya da şehitlerimizin yaşamlarından okumuştur. Bedenini ölüme yatırıp hücre hücre erirken ölümü değil yaşamı savunan Ölüm Orucu şehitlerimizin pratiğini. Düşüp bayılana kadar günlerce yürüyen, uykusuz kalsa da sonuna kadar kendini zorlayan, hiç sızlanmadan kazma, kürek, balyoz sallayan yoldaşlarımızı… Kadın yoldaşlarımızın fiziksel özellikleri elvermese de yük taşımada, balyoz sallamada kendilerini sonuna kadar zorlamalarını… Gece gündüz demeden aldığı bir görevi yerine getirmek için günlerce uykusuz kalan yoldaşlarımızın pratiklerini. Uzun, yorucu bir yolculuğun ardından, üstelik de yürüyüş yağmur altında gerçekleşmişse yolun sonunda mola verildiğinde kimse bir şey demeden kalkıp ateşi yakmak, proleter devrimciliğin yaşam bulduğu pratiklerdir.

Yoldaşlık güvenmektir. Sistemin binlerce ve milyonlarca bağla etrafımıza ördüğü duvarları yıkmak, güvene dayalı yoldaşlık bağlarını güçlendirmekle başarılacaktır. Ancak kör, mutlak, mekanik bir güvenle değil tam aksine devrimcinin sorgulayıcı süzgecinden geçirilmiş gerçek bir güvenle…

Halkını sevmek, partiye güven, yoldaşlarına bağlılık; devrimci mücadelede üç temel ilkedir. Tek birinde dahi şüpheye düşmek, kavgada tökezlememize neden olur. Şehit yoldaşlarımıza güç veren şey de buydu. 2015 Ekim’inde Mercan’da yaralı ele geçen Sefkan yoldaşın düşmanın her türlü işkencesi karşısında teslim olmayıp parti sloganlarıyla ölümü karşılamasına neden olan şey; yoldaşlarına, halkına, partisine duyduğu güven ve bağlılıktır. 28 Kasım 2016’da Aşkın, Bakış ve Hakan yoldaşların operasyon gücüne eylem yaparak yoldaşlarının hesabını sormaları yine bu bağlılık ve güvendir. 23 Nisan 2018’de son mermilerine kadar düşmanla göğüs göğüse çarpışan Çiğdem ve Nergiz yoldaşların pratiği; Mercanlar’da Taylan, Yusuf, Mahir, Samet, Yetiş ve Haydar yoldaşların pusuya düştükleri çatışmada sabaha kadar çatışarak teslimiyeti değil direnişi yükseltmeleri; içten ve dıştan saldırılarla zayıf düşürülmeye çalışılan Proletarya Partisi’ni korumanın, yoldaşlarına ve halkına bağlılığın en güzel örnekleridir.

Bizleri mücadeleye bağlayan, devrime olan inancımızı, umudumuzu sürekli canlı tutmamızı sağlayan ve devrimciliğimizin temel özelliklerinden biri de halk sevgisi dir. Hangi alanda olduğumuz önemli değildir. Kitlelerden en yalıtık alanda bile faaliyet yürütsek yine de kitlelerle sıcak bağlar kurabiliriz. Halkın yaşadığı acılara, içinde bulunduğu yoksulluğa karşı ilgili olmak, onların mücadeleye katılmaları için çaba göstermek, onlardan öğrenmeyi bilmek, bir devrimcinin en başta gelen görevleri arasındadır. Soma’da maden işçilerinin ölümü karşısında duyarsız kalan biri devrimci olabilir mi? Ya da açlık çeken, sokakta yaşayan, çöpten ekmek toplayan insanları görüp de tepkisiz kalan biri devrimci olabilir mi? İşten atıldıkları için aylarca direnen işçilerin, yaşam alanlarına sahip çıkan köylülerin direnişine, hergün erkekler tarafından, erkek egemen sistem tarafından katledilen, tacize, tecavüze uğrayan kadınların çığlığını duymayan biri devrimci olabilir mi? Olamaz çünkü bunlar bizim savaşma gerekçelerimizdir. Şehitlerimiz, yüzlerini bile görmedikleri insanlar için ölümü gülerek karşılamış, halkın acılarını kendi acıları olarak sahiplenmişlerdir.

Devrim hedefemize ulaşmanın en önemli özelliklerinden biri de kararlılıktır. Kararlılık, yaşamda her pratiğimizde karşımıza çıkmaktadır. Partiyi, devrimi, kitleleri savunmada, savunduklarımızı yaşama geçirmede kararlı olmalıyız. Her birimizin yaşam pratiği, alıp da uygulamadığımız ya da çabuk vazgeçtiğimiz yığınlarca kararla doludur. Kendimizle mücadele içinde bunları karara dönüştürdüğümüz ölçüde ilerleriz. Devrimcilikte kararlı olmak, bireyci yanlarımızla mücadelede, örgütümüz, devrimimiz için kendimizden vazgeçmede, mütevazilikte, samimiyette, açıklıkta, kolektivizmde, öğrenmede vb. aldığımız her devrimci görevde kararlı olmalıyız. Şehitlerimiz bu kararlılıklarını sonuna kadar yaşama geçirmişlerdir.

Şehit yoldaşlarımızın yaşamlarından öğrenirken kendimizde yaptığımız bu sorgulamada nasıl yaşadığımız, nasıl düşündüğümüz sorularına vereceğimiz yanıtlar ve ikisinin devrimci diyalektiğini kurabilmek önemlidir. Çoğumuz farklı sınıfsal köken, toplumsal yaşam ve alışkanlıklardan geliyoruz. Ve bu alışkanlıkları çeşitli biçimlerde örgütümüze taşıyoruz. Kendimizle mücadele düzeyimiz, pratiğimize yön veren ideolojiyi de göstermektedir. Pratiğimizi sorgulama düzeyimiz, hata ve zaaflarımızla mücadele düzeyimiz devrimcileşme düzeyimizi de ortaya çıkarmaktadır. Şehit yoldaşlarımızın yaşam pratikleri, hatalarına karşı kendileriyle yüzleşme pratikleri, nasıl devrimci olunacağının, nasıl devrimci kalınacağının cevabıdır.

Herhangi bir beklentiye girmeden özdisiplini sağlayarak harcayacağımız emek, büyük küçük ya da birileri görsün demeden, devrimin görevlerine aynı bilinçle yaklaşmak, yoldaşlarımıza, halkımıza, örgütümüze sorumluluklarımızın gereğini yapabileceklerimizin en iyisini yaparak gerçekleştirmek, şehitlerimizin bizlere bıraktığı en yüce değerlerdir. Şehitlerimizi anmak, bu değerlere sahip çıkmak, onları pratiğimizde gerçekleştirmekle olacaktır.

 “Onları anmak savaşmaktır” şiarını nasıl kavrıyoruz?

Proletarya Partisi, 1. Konferansı’ında Ocak ayının son haftasını Parti ve Devrim şehitlerini Anma Haftası olarak ilan etmiştir. Çünkü Ocak ayı devrim ve komünizm uğruna yaşamlarını proleter devrimlerin gelişimine adamış birçok komünist ve devrimci önderin ölümsüzleştikleri tarih olması açısından anlamlıdır. Enternasyonal proletaryanın büyük ustası Lenin 21 Ocak 1924’te ölümsüzleşmiştir. Yine Alman Komünist Partisi kurucu önderlerinden Rosa Lüxemburg ve Karl Liebhneckht, 15 Ocak 1919’da Alman faşizmi tarafından katledildiler. 1921 yılının Ocak ayında 28’i 29’a bağlayan gece faşist Kemalist diktatörlük tarafından TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ve on dört yoldaşı Karadeniz’de alçakça katledilirken, Maria Suphi ise aylarca işkence ve tecavüz edilerek öldürülmüştür. 22 Ocak 1973’te Proletarya Partisi’nin ilk şehidi Meral Yakar ve 24 Ocak 1973’te Vartinik’teki Köm Baskını’nda Ali Haydar Yıldız ölümsüzleşmiştir. Bu baskında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya ise yaralı ele geçmiş, aylar süren işkencelerin ardından 18 Mayıs 1973’te katledilmiştir. İşte bütün bunlardan kaynaklı Ocak ayının önemi bizler açısından büyüktür. Bu yüzden Ocak ayı devrim mücadelesinde ölümsüzleşenlerimizi andığımız, onların bizlere bıraktığı sıcacık anılarını en yoğun yaşadığımız aydır. Devrim yolunda ölümsüzleşenlerimizi anmak, onların ideolojik politik çizgilerinde yetkinleşmek, devrimci mücadeleye tereddütsüz atılmak, ortaya çıkan her sorunda devrimci yaratıcılıkla çözüm olmaktır. Devrimin ihtiyaçlarına göre her sorumluluğun gereğini yerine getirmektir. Kendi gerçekliğimizle yüzleşmek, hata ve eksiklerimizle mücadelede kararlı olmaktır, eksiklerine karşı açık olmak, değişimden korkmamak, savaşta ustalaşmaktır. Saflarımızdaki yapıyormuş gibi duran, en yüksek perdeden konuşup ama yapmayan, devrimin çıkarlarını değil kendini koruyan her anlayış ve çizgiyle en başta kendimiz olmak üzere tavizsiz mücadele etmektir.

Onlar bizden, sadece anmayı değil uğruna savaştıkları kavgayı yükseltmemizi istiyorlar. İşte asıl o gün, yoldaşlarımıza layık olacağımızı akıldan çıkarmayalım. Onların bize bıraktıkları mücadele deneyimi en değerli mirasımızdır. Bu değere sahip çıkmak, bulunduğumuz her alanda görevlerimizi layıkıyla yerine getirmekle olacaktır.

Ailelerin çocuklarını sahiplenmesi, onların mücadelesine can verecek!

Şehit ailelerimiz, evlatlarını, en yakınlarını sınıf savaşımında sonsuzluğa uğurlamanın acısını yaşamaktadır. Bir ana için evladının acısı, canından can koparılmakla eş değerdir. Ve yaşadığı sürece hiç kapanmayacak bir yaradır. Bu acıyı yaşayan bir ana ancak, kendisi gibi aynı acıyı yaşayanlarla birarada, evlatlarını sahiplendikleri gibi onların mücadelelerini de sahiplenerek acıya dayanma gücüne ulaşabilir. Bu bilince ulaşanlar bilir ki halkına layık olmanın karşılığı evlatlarına layık olmaktır. Ailelerin örgütlenmesi, devletten hesap sorması egemenlerin korkularını büyütmektedir. Çünkü bu sistem, evlat acısı yaşayan bir ananın kaybedecek bir şeyi olmadığını çok iyi bilir. Bu yüzden de ailelerin biraraya gelmesini, bilinçlenmesini, hesap sormasını istemez. Bunun en yakın örneğini Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin yasaklanmasıyla yaşadık. Faşist devlet, yıllarca her türlü baskıya rağmen, yılmadan evlatlarının akıbetini soran annelerin gücü karşısında en demokratik basın açıklaması eylemlerini dahi yasaklamış; “asla vazgeçmeyeceğiz” diyen yaşlı ana babaları yerlerde sürüklemekten, gözaltına alıp tutuklamaktan çekinmemiştir.

Şehit ve tutsak ailelerimiz, ödedikleri bedellerle potansiyel olarak bu sistemin karşısında yer almaktadır. Bizlere düşen bu potansiyeli örgütlü güce dönüştürmek, sadece evlatlarını değil onların düşüncelerini de savunmalarını sağlamaktır. Bundandır ki; yoldaşlarımıza verdiğimiz söz, aynı zamanda ailelerine de verilmiştir.

Şehitlerimizin sahiplenilmesi engellenemez!

Bugün şehitlerimizin sahiplenilmesi noktasında ailelerimize yönelik saldırılar da artmıştır. Katlılımın, sahiplenmenin engellenmesi amacıyla cenazelerin kaçırılması, “aile dışından katılımı engellemezse başka gençlerin de tutuklanacağı, belki de öleceği” tehditleriyle ailelere baskı yapılması, DNA tespiti gerekçesiyle adli tıpta günlerce cenazelerin verilmemesi vb. yöntemlerle devlet, devrimci, komünist ve yurtseverlerin hak ettiği törenlerin yapılmasının önüne geçmek istemektedir.

Yine çatışmalarda öldürdüğü gerillaların cenazelerine sonradan intikam alırcasına işkenceler yaparak hem ailelere hem de halkımıza gözdağı vermeyi amaçlamaktadır. Bu insanlık dışı saldırılara karşı şehitlerimizi sahiplenmek; saldırıları ailelerimizle birlikte omuz omuza göğüslemek, aile örgütlülüğü olarak en başta bizlerin görevidir. Ailelerimizle güvene dayalı kuracağımız bu bağı hiç bir kuvvet yıkamaz. Kimlikleri tespit edilemeyip kimsesizler mezarlığına konulan gerillalar asla kimsesiz değildir. Onlar, bu halkın yüreğinde en güzel yeri alarak ölümsüzleşmişlerdir. Devrimci mücadeleye saldırının bir biçimi olarak cenazeleri tanınmayacak hale getirip kimsesizler mezarlığına koyan bu faşist devlete cevabı, evladının mücadelesini sahiplenen, hesabını sormak için onun bıraktığı yerden mücadeleyi sürdüren ailelerimizle birlikte vereceğiz.

Aile örgütlülüğümüz, hedef kitlesi olan şehit ve tutsak yakınlarının sınıf mücadelesi içinde sistemle çelişkileri en keskin yaşamaları boyutuyla önemli bir mevzimizdir. Ancak, uzun yıllardır bu mücadele içinde sayısız deneyim ve birikim elde etmesine rağmen, bunu örgütlü bir güce dönüştürmede zayıf kalmıştır. Oysa devletin saldırganlığı her alanda pervasızca sürmektedir. Bırakalım devrimci komünist, yurtseverleri en küçük muhalif sese dahi tahammüllleri yoktur. Bu yüzden de ülkenin hapishaneleri dolup taşmaktadır. Özellikle gerilla alanlarına yönelik imha saldırılarında yüzlerce devrimci komünist katledilmiştir. Nerdeyse ülkenin her yeri yangın yerine dönmüştür. Özellikle T. Kürdistanı’nda şehit ve tutsak ailesi olmayan kalmamıştır.

Bugün şehit ve tutsak ailelerimize ulaşmak, onların acılarını, sevinçlerini paylaşmak, onları örgütlü bir güce dönüştürmek dünden daha yakıcı bir sorun olarak önümüzde duran bir görevdir.

Eksiklerimizin farkındayız. Ailelerimizi, en yakınımızdakileri örgütlemekteki yetmezliklerimizi biliyoruz. Ancak bilmek, kabul etmek bunlara teslim olmayı değil, mücadele etmeyi, değiştirmeyi gerektirir. Bu eksiklerimizi ailelerimizle birlikte aşabiliriz. Ailelerimizin öfkelerini, devlete isyana dönüştürmek, onlarla kuracağımız örgütlü ilişkiyle olabilir. Bu da sadece anmalarda ziyaret etmekle değil, bir bütün yaşamı paylaşmakla, yoldaşlaşmakla mümkündür.

Şehit ve tutsak ailelerinin örgütlenmesi, bilinçli bir mevziye dönüşmesi doğrudan halkın devrim için örgütlenmesi anlamını da içinde barındırmaktadır. Bu konuda ailelerimize de ciddi sorumluluklar düştüğünü, bunu ancak birlikte başarabileceğimizi biliyoruz. Ailelerimize verdiğimiz değer, şehitlerimize verdiğimiz değerin de bir göstergesidir bunu unutmayalım. Ailelerimizin çocuklarının mücadelesi geliştiğinde duyduğu gururu daha yüksek düzeye taşımanın tek yolu “çocuklarımızı sahiplenme ve sevmeyi, çocuklarımızın düşüncelerini sahiplenmeye dönüştürmek”le başarabiliriz. Bu mücadele, şehit ve tutsak ailelerimizin de içinde olduğu bir bütün halkın mücadelesidir.

Parti ve Devrim Şehitlerini Anma Haftası olan Ocak ayının son haftasında yapacağımız faaliyetleri bu bilinçle ele almalı, ailelerimizi devrimimizin birer parçası haline getirmeyi hedeflemeliyiz.