Anasayfa / Makale-Analiz / 68’in 50. Yılında 68’li Olmak – Şaban İba

68’in 50. Yılında 68’li Olmak – Şaban İba

Tarihsel olayların iyi anlaşılması ve kavranılması için olayların üzerinden yeterli bir zamanın geçmesi gerekir. Siyasal ve sosyal olayların sıcağı sıcağına kavranılması olayların gerçek yaratıcıları ve aktörleri tarafından mümkündür. Bu nedenle olayların aktörleri ile onları izleyenler ve seyirci konumunda olanların farklı refleksler göstermesi doğaldır. Üzerine çok şey söylenen ve yazılan 68, artık 50 yıllık tarihsel bir olgu olarak şimdi daha iyi anlaşılmakta ve kavranılmaktadır.

1968 yılını bir başlangıç olarak kabul edersek, 50 yıl boyunca var olan ve hala devam eden Türkiye sosyalist hareketinin bir ana akımından söz ediyoruz. Şimdi artık 68 deyince, 50 yıllık bir devrimci gelenekten söz ediyoruz. Onların devrimci yaşamlarını ve mücadelelerini sorgulayabiliyor ve tarihsel dersler çıkarabiliyoruz.

68 DEVRİMCİ DALGASININ NİTELİĞİ

68 hareketi 20.yüzyılın ikinci yarısının önemli tarihi ve sosyal olaylarından biriydi. Küresel planda ele alındığında esas olarak üretim dışı unsurların, öğrencilerin, aydınların, sanatçıların yarattığı devrimci bir dalgaydı. Başka bir deyişle dünyanın çeşitli ülkelerinde başlatılan siyasal ve toplumsal bir başkaldırı hareketleriydi. Bu bağlamda Vietnam savaşına karşı ABD’de başlayan direnişi ve Martin Luther King’in siyahlar için başlattığı eşit haklar mücadelesini, Latin Amerika’da Che Guevera ile başlayan devrim ve sosyalizm mücadelesini, Fransa’da öğrencilerin ve ardından işçilerin başlattığı direnişle, Almanya ve İngiltere’deki öğrenci hareketlerini, Sovyetlerin askeri müdahalesine karşı Çekoslovakya direnişini ve dünya çapında yükselişe geçen feminist hareketi hatırlamalıyız.

Batı’da 68’liler kapitalizmin yeni bunalım koşullarında mevcut sistemin bazı yerleşik değerlerine karşı düzene bir tepki hareketi olarak ortaya çıktı ancak düzeni değiştirmeye yönelik çabalara girişmedi. John Rose’un sözleriyle Batı’da “Öğrenciler doğru soruları sordular ama doğru yanıtları bulamadılar.” Türkiyeli 68’liler ise harekete kendi özgün katkılarını katarak ülkenin en temel sorunlarına yöneldi. Düzene karşı tepkilerini sistemi değiştirme çabalarına kadar ileriye götürdü. Bu bakımdan batının 68’i gibi saman alevi olarak sönmedi ve bugüne kadar devam eden devrimci bir gelenek oluşturdu.

Türkiye 68’i toplumun en aydın kesimi olan üniversite gençliğinin önderliğinde bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine dönüştü. Sosyal, siyasal, tarihsel varoluş koşulları ve sonuçları ile günümüze kadar etkisini sürdüren bu devrimci gelenek için vurgulanması gerekli olan en önemli şey, anti-emperyalist ve anti-faşist mücadele bilinciydi. Bunun nedeni 1960’lı yıllarda yaşadığımız dünya ve Türkiye koşullarının çok farklı olmasıydı. Dünyanın her yer yerinde bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük şiarları yükseliyordu: Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu’da, Afrika’da ve Güney Amerika’da emperyalizme karşı yoğun mücadeleler veriliyordu. Kapitalist emperyalist ülke metropollerinde ise üçüncü dünya ülkelerinden yana etkili bir sosyal muhalefet vardı.

Türkiye 68’i, düzeni/sistemi değiştirmeye yönelik siyasal ve toplumsal düzeyde devrimci bir kulvar oluşturarak diğerlerinden farklılaştı. Bu nedenle “Önce Avrupa 68 başladı ve Türkiye’ye yansıdı”, yani “Türkiye 68’i, Avrupa 68’ini takip etti” gibi söylemleri doğru değil. Türkiye 68’i ülkenin özgün koşulları içinde, yani 1961-1971 arasındaki tarihsel döneminde ortaya çıkan siyasal ve toplumsal bir olgudur. Özellikle de sosyalist hareketin tarihinde devrimci bir atılım dönemi olan 1965-1971 döneminin sorgulanması, Türkiye 68’inin kendi dinamikleri ile nasıl ortaya çıktığı ve kendi özgüllüğü içinde devrimci bir tarzda nasıl şekillendiği daha iyi anlaşılmaktadır.

1961-1971 DÖNEMİ: DEVRİMCİ VE DEMOKRATİK AYDINLANMANIN İKİ KULVARI

1961-1971 yılları, dünyanın ve Türkiye’nin değişen koşullarında, sınırlı burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin anayasa ile garantiye alındığı; işçi sınıfına grev hakkının tanındığı, yazı söz ve örgütlenme özgürlüğünün asgari olarak kullanılmaya başlandığı; her sınıf ve tabakanın kendi ideolojisini legal planda oluşturmaya çalıştığı yeni bir tarihsel dönemdi. 27 Mayıs Anayasası’nın getirdiği sınırlı burjuva demokratik hak ve özgürlükler ortamı her sınıftan aydının, özellikle küçük burjuva aydınların yaygın bir şekilde seslerini duyurmalarına imkân sağladı. Bu süreçte aydınların geleneksel olarak devletle ilişkileri ve kapıkulu geleneği hızla çözülmeye başladı. Kapitalizm geliştikçe, burjuvazinin devlet ve toplum hayatı üzerindeki ideolojik, siyasi, kültürel etkisi arttıkça, kapitalist üretim ve yeniden üretim koşulları kendi aydınlarını da yarattı. Yıllardan beri baskı altında tutulan ve devlete bağımlı hale gelen, bu yüzden “devlet aydınları” niteliğine bürünen küçük burjuva aydınlar, ilk defa daha özgür koşullarda kendi ideolojik tutumlarını geliştirme imkânına kavuştu. Aydınlar, anayasanın getirdiği yeni demokratik hakların kullanımına ve burjuva düzenin modern kurumlarıyla pekiştirilmesine öncülük etti.

Bu dönemde sosyalizm düşüncesi ilkin üniversite gençliği ve aydınlarda, daha sonra da emekçi yığınlarda yankısını bulmaya başladı. Sosyalizm düşüncesi doğal olarak önce toplumun en aydın kesimlerine ulaşırken, kitlelerin kendiliğinden gelişen ekonomik ve demokratik hareketleri ona tapınma reflekslerini geliştirdi. Bu nedenle sosyalizm ile işçi sınıfı hareketi birbirinden ayrı ve kopuk olarak gelişmesini sürdürürken, sosyalist düşüncenin bilimselliği, hayatın gerçeklerine uygun politik söylemi, ekonomik ve sosyal gelişmenin etkisiyle de bütünleşerek bütün bir toplumu temelinden sarstı.

Bu yeni politik ortamda devrimci ve demokratik canlanma iki ayrı kulvarda gelişti. Bunlardan 13 Şubat 1961’de tamamı işçi ve sendikacı olan 11 kişi tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP)’dir. İkincisi de, 20 Aralık 1961’de Ankara’da yayına başlayan asker ve sivil küçük burjuva aydın hareketinin ideolojik ve siyasal kulvarı olarak ortaya çıkan haftalık Yön dergisidir. Küçük burjuva ve orta sınıfların özlemlerine yönelik seçimler yoluyla parlamenter yoldan iktidarın ele geçirilmesini savunan TİP, seçmenlerin %51’nin oyunu alarak iktidar gelmeyi hedefliyordu. Yön ise tepeden inmeci, cunta ile ordunun müdahaleleri ile sosyalizme geçişi veya bunun koşullarının yaratılmasını amaçlıyordu. Her iki anlayışta özünde Kemalizm’in anti-emperyalist ve halkçılık ilkelerinin yeniden diriltilmesine ve Kemalizm ile sosyalizmin eklektik bir sentezine ulaşmaya çalışıyordu.

Yaklaşık 10 yıllık bir tarihsel sürecin en etkili siyasal akımları haline gelen bu iki siyasal kulvar, hem birbirlerinden etkilenerek hem de kendi içlerindeki ayrışma, saflaşma ve parçalanma süreçleri yaşayarak dönemin sonunda misyonlarını tamamladı. Bunların yerini, daha dinamik, genç ve günümüze kadar devam eden yeni bir devrimci kulvar ve siyasal oluşumlar aldı. Toplumun en aydın ve dinamik kesimini oluşturan üniversite gençliği bir yandan düzene karşı tepkisini dile getirirken, bir yandan da sosyalist ideoloji ve politikalara karşı ilgi duymaya başlamış ve giderek siyasal ve toplumsal sürece müdahale etmeye başlamıştı.

1965-1971 DÖNEMİ: SOSYALİST HAREKETTE AYRIŞMA VE SAFLAŞMA

1965-1971 yılları ise uzun süren tarihi bir dönem sonunda gelişen Türkiye sol ve sosyalist hareketinin devrimci atılım dönemidir.  Siyasal ve toplumsal süreci radikal tarzda etkileyen devrimci dinamikler bu dönemde ortaya çıktı. O zamana kadar esas olarak Ekim Devrimi’nden etkilenmiş olan Türkiye sol ve sosyalist hareketi bu dönemde Çin, Küba ve Vietnam devrimleri ile Güney Amerika gerillası ve Filistin Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nden etkilenmeye başladı. Uluslararası sosyalist hareketin ayrılıkları ve saflaşmaları da bu dönemde Türkiye’ye yansıdı. Kökeni 1960’ların başındaki Sovyet-Çin ayrılığından kaynaklanan iki temel eğilim, yani Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim (SD) tezlerinden kaynaklanan kulvarlar bu dönemde ortaya çıktı.  Bu bağlamda dönemin siyasal ve toplumsal planda etkili olan 3 bileşeninden ve saflaşmasından söz edilebilir. Bunlardan biri TİP, ikincisi FKF/Dev-Genç, üçüncüsü DİSK’tir.

A) TİP’İN PARLAMENTODA TEMSİLİ

1965 Genel Seçimleri’nde Türkiye’de ilk kez sınıf siyasetinden ve sosyalizmden söz eden bir TİP’in 15 milletvekili ile parlamentoda temsil edilmesi, siyasetten yeni bir dönemi başlattı. TİP’in seçim başarısı kitlelerde bir umut yaratırken, parti yöneticilerinin bu durumu olağanüstü düzeyde abartmalarına ve iktidarın seçimler yoluyla elde edileceği yanılsamalarına yol açtı. Bir sonraki seçim üzerine yapılan hayaller, partinin yönetici bürokrasisinde farklılıkların meşruiyetini tanımama eğilimleri yarattı. Parti içi demokrasi ilkeleri üzerinden çıkan tartışma ve saflaşmaları farklı görüşlere karşı tahammülsüzlük ve ardından da tasfiyeleri geliştirdi. 1966’da Malatya’da yapılan 2.Genel Kongre’de Milli Demokratik Devrimciler (MDD) ile Sosyalist Devrimciler (SD) olarak kümelenen parti içi dinamikler ortaya çıktı ve parti bölündü. TİP’deki bu bölünme sadece parti ile sınırlı kalmadı, toplumun bütün alanlarına yansıdı ve sosyalist hareketin bütün sektörlerinde bölünmesiyle sonuçlandı. Bu yeni süreç bir yandan yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasını sağlarken bir yandan da TİP’in siyasal alanda giderek zayıflamasına yol açtı.

Bu bölünmenin sonuçları üzerine başlayan yeni dönemin siyasal parametrelerini dört planda irdeleyebiliriz:

1-MDD’nin öncülerinden Mihri Belli’nin “Devrimci hareket” söylemi bu dönemde ortaya çıktı. Sınıf ve sosyalizm siyasetinden uzak olan bu söylem tüm devrimci gençlik hareketini ve ardından gelen yeni siyasal ve örgütsel hareketleri etkiledi.

2- TİP içinde ve SD’liler arasında Aren-Boran-Aybar klikleri oluşmaya başladı. Böylelikle partinin her kademesinde gelişen hizipler savaşı, partinin yeniden bölünmesini hızlandırdı.

3- 12 Ekim 1969 Genel Seçimleri’nden yenilgiyle çıkan TİP, siyasetteki eski konumunu yitirirken, yeniden bölünerek kendi sonunu hazırlamaya başladı.

4- MDD içinde de yeni saflaşmalar ve ayrışmalar yaşandı. Çin Komünist Partisi (ÇKP) ile Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) arasındaki ideolojik ayrılıklar tüm dünyaya ve bu arada Türkiye’ye de yansımaya başladı.

B) FKF/DEV-GENÇ HAREKETİ

Üniversitelerde akademik ve demokratik sorunlar üzerinden gelişen devrimci gençlik hareketi 1965’de TİP’e bağlı olarak Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) adıyla kuruldu. 1968’den itibaren yükselen üniversite gençliğinin akademik ve demokratik mücadelesinin öncülüğünü yapan MDD’ciler, TİP içindeki bölünmelerin ve saflaşmaların yansısı olarak FKF’nin adını Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) olarak değiştirdi. Bazı okullar FKF adını yaşatırken, FKF içindeki TİP’li ve SD’li gençler FKF’den ayrılarak Sosyalist Gençlik Örgütü (SGÖ)’nü kurdu. CHP’li gençler tarafından da Sosyal Demokrat Gençlik Dernekleri Federasyonu (SDGDF) kuruldu. İstanbul’daki FKF Bölge Sekreterliği SD’lerin elinde kalınca, MDD’ci gençler Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ni kurdu.

Bu dönemin sonuna doğru da, ulusal ve sınıfsal ayrışmaların yarattığı siyasal kümelemelerin bir sonucu olarak Dev-Genç’in eşdeğeri olan Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) kuruldu. O zamana kadar FKF ve Dev-Genç içinde gerek yönetici ve gerekse öncü kadrolarını oluşturan Kürt devrimci ve demokrat gençler kendi bağımsız örgütlerini kurmaya başladı. Pratikte TİP ve Dev-Genç’ten kopmadan örgütsel bazda yaşanan bu ayrışma sonucu,  Kürt üniversite öğrencilerinin yoğun olduğu iki büyük kentte kurulan DDKO, 21 Mayıs 1969’da Ankara’da, 27 Mayıs 1969’da İstanbul’da faaliyet geçti. Yaklaşık 1 yıl sonra 1970 sonbaharından itibaren de Kürt illerinde örgütlendi.

Bu dönemde FKF/Dev-Genç, sadece üniversite gençliğinden oluşması ve üstlendiği özgün fonksiyonları yanında, gençliğin en kitlesel, en devrimci örgütüydü. Böylelikle siyasal ve toplumsal mücadele giderek üniversite gençliğinin öncülüğünde anti-emperyalist, anti-faşist ve anti-şovenist mücadelelere dönüştü. Başka bir deyişle 1965-71 dönemine karakterini veren devrimci potansiyel, Türkiye sosyalist hareketinde bir yol ayrımı yaratacak olan genç önderlerin doğuşuna neden oldu. Bu bakımdan Türkiye 68’i toplumun en aydın kesimi olan üniversite gençliğinin önderliğinde gelişerek bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine dönüştü. Bu süreçte Dev-Genç şu ya da bu nedenle ama tarihsel bir olgu olarak, TİP yerine ikame edildi. Ve Dev-Genç bir gençlik örgütü olmasına rağmen, altından kalkamayacağı bir görevle/devrimci bir örgüt olma göreviyle yüz yüze getirildi.

C) YÜKSELEN İŞÇİ HAREKETİ VE DİSK

Grev ve toplu sözleşme hakkının kullanımını düzenleyen 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin 1961’de gerçekleştirdiği 200 bin işçinin katıldığı Saraçhane Mitingi,  1960’lı yıllar boyunca yükselecek olan sınıf hareketinin fitilini ateşledi. 24 Temmuz 1963’de Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nun kabul edilmesi ile işçi sınıfının sendikal mücadelesi yeni bir aşamaya girdi. Kanunun çıkmasının hemen ardından Ağustos 1963 ile Aralık 1964 tarihleri arasındaki 17 ay içinde Türkiye’de 75 grev gerçekleşti. Bu bağlamda 2.924 işyerinde 391.838 işçiyi kapsayan 824 toplu iş sözleşmesinin imzalanması, sınıf hareketinin yeni yükselişinin habercisiydi.

Sendikal mücadelenin yeni sürecinde, 1963 yılı Ocak ayında İstanbul Kavel Fabrikası Direnişi. 1965 yılı Mart ayında Zonguldak Kömür İşçilerinin Kardon, Kozlu ve Gelik Ocakları’ndaki direnişleri; 1966 yılı Şubat ayında İstanbul Paşabahçe Cam Fabrikası direnişi; 1967 yılı Şubat ayında Batman Rafineri işçilerinin direnişi,  yükselen sınıf hareketinin önemli aşamaları oldu. Yükselen işçi sınıfı hareketi, sınıf sendikacılığını ve Devrimci İşçi Sendikalar Konfederasyonu (DİSK)’nun kuruluşunu yarattı. DİSK, 13 Şubat 1967’de Türk-İş’ten ayrılan ve aynı zamanda Türkiye İşçi Partisi kurucusu olan bazı sendikalar tarafından kuruldu.

1968 yılında işçi hareketi yükselme seyrini sürdürdü. Temmuz ayında İstanbul’da Derby Lastik Fabrikası işçilerinin direnişi, Türkiye’nin ilk fabrika işgali olarak sendikal mücadelede yeni bir aşamaydı. 1968’in Eylül ayında İstanbul Camialtı Tersanesi işçilerinin direnişi oldu. Ekim ayında Zonguldak Kömür işçilerinin Asma ve Çaydamar Ocaklarındaki direnişi Türkiye çapında yankı buldu. İşçilerin sendikal haklar için sürdürdüğü mücadeleler özellikle üniversitelerde gelişen devrimci gençlik eylemlerini etkiledi.

1969 yılında ise, işçi hareketi yeni bir mücadele biçimi olarak fabrika işgalleri ile devam etti. Ağustos ayında İstanbul’da Türk Demir Döküm Fabrikası işçilerinin direnişi, Eylül ayında İzmit Rabak Alüminyum, Kablo fabrikası direnişi, Ekim ayında İzmit Yarımca Seramik Fabrikası işçilerinin işgali, Kasım ayında Maltepe Cevizli ve Cibali Sigara Fabrikaları işçilerinin işgali,  Aralık ayında İstanbul Gamak Elektrik Motorları Yapım Fabrikası işçilerinin işgali oldu.

Bu gelişmeler için bir özet yapmak gerekirse; 1960-1970 dönemindeki grev, işgal, direniş, miting, yürüyüş vb. işçi eylemlerinin yıllara göre dökümü şöyleydi: 1961’de 4, 1962’de 15,  1963’de 15, 1964’de 97, 1965’de 57, 1966’da 74,  1967’de 129, 1968’de 88, 1969’da 123, 1970’de 150 adet olmak üzere toplamda 762 eylem gerçekleşmişti. 10 yılda gerçekleşen 762 işçi eyleminin 539’u grev, 45’i işyeri işgali, 82’si pasif direniş, 69’u miting ve yürüyüş şeklinde oldu.

Sınıf mücadelesinin keskin biçimlere bürünmesine sahne olan bu dönemde devrimci gençler bulundukları kentlerde fabrikalara yönelerek işçilerle sıkı temas kurdu. 68’in öncü devrimcileri gençlik hareketinin en önünde yer almalarından başka, işçi direnişlerine, üretici köylü mitinglerine, gecekondu direnişlerine katılarak sınıf ve kitle hareketlerinden olağanüstü düzeyde etkilendi.

15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ: YOL AYRIMININ BAŞLANGICI

1970 yılı başından itibaren direnişlerin sayısında ve biçiminde önemli bir yükseliş oldu. Mart ayında Zonguldak Ereğli Kömür İşletmeleri işçileri ocaklara inmedi. Nisan ayı fabrika ve işyeri işgallerine sahne oldu. Bu bağlamda İstanbul Sağmalcılar Çiti Deterjan Fabrikası’nda, İstanbul Eyüp’te Sungurlar Isı Kazan Fabrikası’nda, İzmir Buca Klimasan Fabrikası’nda işgaller oldu. Ankara’da Belediye temizlik işçileri Ankara Bölge Çalışma Müdürlüğü’nü işgal etti. İstanbul’da Günterm Kazan fabrikasında fabrika yönetimine el koyan işçiler fabrikayı kendileri işletmeye başladı. İstanbul Yem Fabrikası işçilerinin fabrika işgali oldu. Mayıs ayında ise, İstanbul’da Sungurlar Isı Kazan fabrikasında işçiler fabrikayı ikinci kez işgal etti.  Alibeyköy Öz Kardeşler Çivi Fabrikası ile Ankara’da Üstünçelik Fabrikası işçiler tarafından işgal edildi.

İşçi hareketleri bir bütün olarak Dev-Genç tarafından desteklendi. İşçi çalışması yapan devrimci gençler tarafından fabrikalara gidilerek bire bir ilişkiler kuruldu. 15-16 Haziran 1970’e kadar yükselen sınıf mücadelesinin önemli aşamaları ve hatta dönemeçleri olan bu direnişlerde güvenlik güçleriyle süren şiddetli çatışmalarda ölümler ve çok sayıda yaralanmalar oldu. 1970’in Mart, Nisan ve Mayıs aylarında yoğunlaşan direnişlerin yükselen seyri ise, 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’nin hazırlık günleri gibiydi. Bu büyük işçi direnişin niteliği ve tarihsel önemi üzerine özetle şunlar söylenebilir:

1-İşçi sınıfı Türkiye tarihinde ilk defa devlete karşı kitlesel ve militan bir tutum aldı. Burjuvaziye korkulu günler yaşattı.

2-Sınıf ve kitle hareketinin dinamizmini, yaratıcılığını ve gücünü gözler önüne serdi.

3-Sosyalist hareket içinde devam eden, “işçi sınıfının öncülüğünün ideolojik mi siyasal mı?” olduğu, tartışmasını noktaladı. İşçi sınıfı adeta “ben buradayım ve her türlü mücadeleye varım” dedi.

4-Sosyalist hareket içindeki yeni saflaşma ve ayrışmaları hızlandırdı. TİP’den ciddi bir kopuş gerçekleşti ve bu hareket kendi sonunu hazırlayarak tasfiye oldu. Aynı şekilde MDD’ciler içinde de ciddi kopuşlar oldu.

5-12 Mart 1971 Direnişi’ni gerçekleştiren hareketler, yani sırasıyla THKO, THKP-C, TKP/ML–TİKKO gibi örgütler bu süreçte ortaya çıktı ve sonraki bütün bir dönemi günümüze kadar etkiledi.

BİZİM 68 İÇİN BAZI VURGULAR

68’in ilk döneminde kimlik ve sınıf siyaset yoktu, birbirimizi okullarımızla, yani hangi okulda okuyorsak onunla tanınırdık. Ayrıca hangi şehirde yaşadığımız da önemliydi. Bu bağlamda üniversitelerin ve devrimci öğrenci hareketlerinin bulunduğu İstanbullu, Ankaralı ve İzmirli olmak vardı. Zaten bu üç kentin dışında Erzurum, Trabzon ve Adana’da üniversiteler vardı ancak oralarda henüz devrimci gençlik faaliyeti başlamamıştı. Okulların işgali önce Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde başlamış ve hemen ardından İstanbul’a sıçramıştı. İstanbul’un işçi ve emekçi kenti olması bakımından bir önceliği vardı. TİP’in, Yön’ün, FKF/Dev-Genç’in ve diğer sol ve sosyalist dergilerin merkezlerinin burada bulunması ve Başkent olması bakımından Ankara Türkiye genelinde merkez konumundaydı. İstanbul’dan sonra gençlik hareketinin potansiyeli ve yaygınlığı ile Ankara gelirdi. Ankara ve coğrafi konumu nedeniyle taşraya ilişkilerin kurulması bakımından dolayı da merkezdi. İstanbul ve Ankara’dan sonra İzmir gelirdi. İzmir 6. Filo Direnişi ve Söke’deki köy çalışmalarından sonra öne çıkmıştı.

68’de bugünkünden farklı bir bakış açısına sahiptik. En geç 10 yıl içinde devrim bekliyorduk. Her şeyi bu kısa vadeli bir sürece göre ayarladığımız için her konuda acele ediyorduk. Bir an önce bir şeyler yapmanın telaşı içindeydik. Bu nedenle yaşamla ölüm arasındaki ayrımı bile yapmayı akıl edemiyorduk. Che’nin “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin… Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa ölüm hoş geldi, safa geldi” şiarını dilimizden düşürmezdik. Çünkü devrimin güncelliğine yürekten inanmıştık.

Devrimci değerlerimizi sıkı bir şekilde korumaya çalışırdık. Bu nedenle “devrim, sosyalizm, Marksizm, işçi, emekçi, halk vb.” sözcüklerin geçtiği söylemlerde şakaya bile tahammül etmezdik.  Aynı şekilde Marks’tan Lenin’e, Stalin’den Troçki’ye, Mao’dan Hoşimin’e, Castro’dan Che’ye kadar dünyanın bütün devrimci önderlerine asla kötü söz söyletmezdik. Aynı şekilde Mustafa Suphi’den Şefik Hüsnü’ye, Hikmet Kıvılcımlı’dan Mihri Belli’ye kadar tüm Türkiyeli devrimcilere saygı duyardık. Dünya işçilerinin ve dünya haklarının birleşmesini en temel slogan olarak haykırır, bütün ezilen halklarının bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelelerini koşulsuz olarak desteklerdik.

Kendimizi halka ve işçi sınıfına adamıştık. Harcadığımız tek kuruşu bile “Bu devrimin parası, halkın parası filan” diye titizlik gösterirdik. Bu bağlamda yol arkadaşlığının gerektirdiği müthiş bir dayanışma içindeydik. Sokakta karşılaştığımızda birbirimize ilkin “paran var mı, yemek yedin mi?” gibi sorular sorardık. Her birimiz kendimizi “halk ve işçi sınıfı önderi” gibi görürdük. Lenin’in “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz” ilkesini benimsemiştik. Devrimci gibi düşünmekle yetinmez, devrimci gibi yaşamaya çalışırdık.

Düzeni/sistemi radikal tarzda değiştirmeye çalışan çok yönlü ve öncü devrimcilerdik. Halkla, sınıfla, ideoloji ve siyasetle yoğun ilişkilerimiz vardı. Kitlelerle organik bağ içinde olduğumuz için onlardan etkileniyorduk. Bu yüzden popülisttik ve aynı zamanda iflah olmaz romantiklerdik. Yaşamımızı devrimci romantizm belirliyordu. Halkı daima masum görür ve halkın değerlerine saygılı davranırdık. Bireyselliklerimize düşkündük, ama dayanışmacı ve paylaşımcıydık. Ütopyalarımıza sıkı sıkıya bağlıydık, devrim ve sosyalizm ideallerinden taviz vermezdik.

Mali imkânları elverenlerimiz yurt yerine evlerde kalırdı. Öğrenci evlerinin her biri bir dernek, bir dergâh gibi kullanılırdı. Mücadele içinde şekillenmiş olan devrimciler arasında temel bir ayırım vardı. Eli kalem tutan ve yazan-çizenler için “teorisyen”, 24 saat devrimci faaliyetlere koşturanlar için de “pratisyen” denilirdi. Devrimci faaliyette ikinciler, birincilerden daha makbul sayılırdı. Ben ikincilerdendim ve “Zapata” lakabıyla bilinen militan devrimcilerden biriydim.

Fazla değil, sadece 8-10 yılla ifade edilen bir devrim beklentisi içindeydik. Kısa süreli, en etkili devrimin silahlı ve özellikle de bir gerilla savaşıyla başarılabileceğine inanıyorduk. Silahlı mücadelenin aynı zamanda bir erkek işi olduğuna inandığımız için, kadınları küçümsüyor ve aslında bir bilgisizlik örneği olarak (oysa o yıllarda dünyada 10 binlerce kadın gerilla vardı) kadınlardan “gerilla” filan olmaz diyorduk. Dolayısıyla sadece kentlerde sürdürülecek mücadelede kadınlara “yardımcı eleman” olarak bakıyorduk.

“Bacı” ve “yoldaş” söylemiyle kadınlara karşı erkek egemen bir bakış açısına sahiptik. Bu nedenle dağda ya da kentte “gerilla” faaliyeti için yaşamlarımızdaki engellerden biri olarak görürdük. Evliliği düşünmez ve hatta evlilik yapanları horlardık. Birkaç örnekten hareket ederek evliliği mücadeleden kaçmanın bir yolu olduğunu ilan etmiştik.

Bizim 68’in iki ana damarı vardı: Birincisi, okulcu gençlik diyebileceğiz ve devrimciliğini üniversite hayatının bitimine kadar sürdüren ve 12 Mart’ın balyozu altında devrim ve sosyalizm mücadelesinden uzaklaşan ve ulusalcı olarak yollarına devam edenlerdir. İkincisi ise, devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini sonraki süreçte ve hatta günümüze kadar kesintisiz bir şekilde sürdürenlerdir. Sayıları az da olsa içlerinde benim de yer aldığım bu devrimci damar, 68 üzerine birincilerden daha fazla söz söyleme hakkına sahiptir.

Sonuç yerine,

Tarihsel bir olaya/olguya sahip çıkmak ve onun değerlerini nostaljik olarak anmak veya olduğu gibi korumak 68’in menkıbeleriyle avunmaktan başka bir şey değildir. Devrimci mücadelede önemli olan geçmiş tarihsel olguları yeni devrimci kulvarlarda devam ettirmek ve daha ileriye götürme çabasıyla yol alabilmektir. Gerçek 68’lilik o zamanların söylemiyle “ruhuyla ve lafzıyla” budur.

Devrimci gençlik önderleri, dinamik potansiyel güçleriyle kısa zamanda uzun tarihsel geçmişe tepki göstermeye ve kendi alternatiflerini yaratmaya yöneldi. TİP’in mücadeleyi düzen sınırları içerisinde tutmaya çalışması, kısa zamanda gençlik kitlesinden tecrit olmasına yol açtı. Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı gibi bazı eski kuşak önderler ise, bu yeni sürece eski yöntemlerle yön vermeye çalıştı. Ancak gelişmekte olan bu yeni, genç ve dinamik hareket, onları da aşarak kendi yolunda ilerlemeye devam etti. 50 yıllık reformist gelenekleri ve tabuları yıkmaya başladı. Bu bakımdan Türkiye 68’lileri başka hiçbir kuşağın sahip olmadığı bir şeyi, kendi devrimci değerlerini 50 yıl boyunca korumayı başardı.

Yeni hareketin genç önderleri ilk kez klasik Sovyet Devrimi’nden kaynaklanan perspektifi aşmaya ve dünyanın diğer devrimlerini keşfetmeye başladılar. Bu bağlamda Çin, Küba ve Vietnam devrimlerinin keşfi ile yeni bir yol arayışına yöneldiler. Fakat teorik ve politik birikimlerinin yetersizliği ile bu iki devrimin eklektik bir sentezine ulaştılar. Bozkırı THKO tutuşturdu. THKP-C peşinden gitti. Kızıldere yenilgisinden sonra da TKPML-TİKKO onların yolunu takip etti. Ve onların başlattığı devrimci gelenek günümüze kadar devam etti.

Bu dönemi en iyi ve en özlü anlatan Deniz’in idam sehpasındaki şu sözleridir:

“Yaşasın Türkiye’nin Bağımsızlığı!

Yaşasın Marksizm’in, Leninizm’in yüce ilkeleri!

Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Bağımsızlık Mücadelesi!

Kahrolsun Emperyalizm!

Yaşasın İşçiler ve Köylüler!”

Son olarak şunları söylemek istiyorum: Geçmişimizi unutmamalıyız, ama geçmişi sloganlaştırmaktan ve şematize etmekten kaçınmalıyız. Eski ya da yeni bütün devrimci değerlere sahip çıkarak devrimci geleneği devam ettirmeliyiz. Geçmişle gelecek arasında sağlam köprüler kurmalıyız. Daima ileriye, geleceğe bakmalıyız. Bu bakımdan hayallerimiz, yaşadığımız gerçeklerden daima büyük olmalıdır.